Yayla Kabağı

Gürültü yok, elektrikli buzdolabı, TV, fırın, cep telefonu yok, yüksek taş binalar yok, kalabalık insan grupları yok. Ne var; işte 3-5 ev içinde 3-5 insan var. Soba var, yeşillik var, dağlar var, hayvanlar var.

Topuklu ayakkabı yok, asfalt yol yok, ayna makyaj derdi yok.. Dünyayla bağlantı var; şehir hayatı ile bağlantı yok! Geceleyin gökyüzünde samanyolu diğer adıyla kocakarının yolağı var. Kurtların uğultusu, ocağın çıtırtısı, dışarıdaki pınarın şırıltısı, ay dedenin ışıltısı..

İşte böyle bir yer yayla.

Dedem memuriyetinden emekli olur olmaz yaylada bir ev kurdu kendine, her yaz döneminde de istisnasız göçtü şehirden Köroğlu dağlarının eteklerine. Bilmem kaç binlik rakımlı yayla evinin bahçesinde kabak, soğan, biber, domates, hatta patates ve hatta erik yetiştirdi.

İşte bu yemek o yaylanın kar sularıyla sulanan kabaklarından yapıldı.

 

Kız anasından ne görürse.. Kabağın kabuğunu hep kazırdı annem havuç gibi. Ben de alışmışım kazımaya. Bu defa da kazımayalım nolur sanki:))

Hep küp küp doğrardı yemeklere annem kuru soğanı. Bu defa yarım ay şeklinde olsun nolur sanki:))

Biber olmasın, bol domates olsun.

Bir avuç da pirinç olsun. Hafif sulu olsun yemek. Azıcık şeker işin püfü olsun.

Üzerine de dereotu yanına da kaymaklı yoğurt olsun.Bir de bir dilim Türk usulü fırın ekmeği mutlaka olsun.

Afiyet olsun..

Bir Cevap Yazın